Atatürk’ün Tokat Gibi Cevapları – 2

YAVUKLUM GÖNDERDİ

Bir akşam, uzun müddet didişen, uğraşan iki erden birisinin yüzünü sildiği mendil gözüne ilişmişti. Bu işlemeli ve göz alıcı yağlığı isteyerek sordu.

– Bunu nereden aldın ?

Bu ani soru karşısında şaşıran kahraman Türk çocuğu, sıkılarak cevap verdi :

– Yavuklum gönderdi, Atam !

Büyük kayıplar karşısında bile ağladığı görülmeyen, acı duygularını içinde gizleyen büyük şef, bilmem neden, o anda sarsılmıştı; dolan mavi gözlerinden iri damlalı yaşlar dökülüyordu. Erin, demin yüzünden akan terleri sildiği bu mendile o da göz yaşlarını silmiştir.

Olaylar Ve Atatürk, Sh 56

—————————————————————————————

DİNLEMEKTEN ZEVK ALIRIM

Neşeli bulunduğu bir zamanı seçerek:

– Paşam… Demiştim, şu danıştıklarının içinde bazen öyleleri var ki, şaşırıyorum. Bunların mütalalarına nasıl olsa sonunda iştirak etmeyeceksin. Kararını önceden vermiş olduğun da malum… O hal de, ne diye onları birer birer çağırıp karşısında söyletirsin?

Atatürk, yüzüne alaycı bir eda ile bakıp şu cevabı vermişti:

– Bazen hiç umulmadık adamdan ben çok şeyler öğrenmişimdir; hiç bi kanaatı hakir (değersiz) görmemek lazımdır. Neticede, kendi fikrimi bile edecek olsam, herkesi ayrı ayrı dinlemekten zevk alırım.

Olaylar Ve Atatürk Sh 58

—————————————————————————————

İKİMİZ DE "GAZİ"YİZ…

Bir tarihte Eskişehir’i ziyaretinde; yakın köylerde gezinti yaparken, asırlık çınarların gölgesine sığınmış bir köy kahvesi önünde otomobili durdurdu. Salih Bozok’a;

– Bu çınarları hatırlıyorum… Dedi; zaferden sonra bir gün yolum düşmüştü!… Eski hatıraları bir an tekrar yaşatmak için; araba dan inip, büyük bir tevazuuyla köy kahvesinin harap iskemlesine oturdu.

Biraz sonra kahveci ona, köyünün yegane ikramı olan ayranı temiz bardaklar içinde getirince “Gazi” pek memnun oldu. Yaşlı kahveciye sordu:

– Adın ne?…

– Yusuf!…

– Buralarda geçmiş harbi hatırlar mısın?…

– Nasıl hatırlamam, paşam?… Maiyetinde çavuştum!…

– Maiyetimde mi…

Bütün kuvvetlerin baş kumandanı değil miydin, paşam!… Hep emrinde savaştık.

Büyük kurtarıcı zeki köylüyü takdir etmişti. Aferin; Gazi Yusuf Çavuş!… deyince, eski asker el buğuladı:

– Estağfurullah, paşam!… Gazi sizsiniz!…

– Rütbe başka… Fakat harpten dönmüş iki asker olmamız sıfatıyla ikimiz de "Gazi"yiz!…

Ve tepside duran ayran bardaklarından birini bizzat eliyle çavuşa vermek lütfünü göstererek, ilave etti:
Kaynak: Wardom http://www.wardom.org/showthread.php?t=310912

– Şerefine Gazi Yusuf Çavuş!…

– Şerefte daim ol paşam!…

Ağlamaktan ayranı içemeyen kahveciye, o zamanın çok parası olan bir yüzlük verip gülümsedi:

– Allahaısmarladık, silah arkadaşım!…

Atatürk’ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları, Sh 50-51

—————————————————————————————
KONYA İSYANINDA

Konya İsyanı’nı müteakip Konya’ya gelen Atatürk sinirli ve üzgündü. Şehrin ileri gelenleriyle belediye salonunda konuşurken elindeki yanar sigarayı bir aralık iki parmağı arasına almış ve ateşi parmakları arasında ezerek söndürmüş ve şöyle demişti:

Ateş nerede çıkarsa çıksın, iki parmağımın arasında böyle ezeceğim!…

Nükte Ve Fıkralarla Atatürk, Sh 41

—————————————————————————————

ATATÜRK VE ALEMDAR

Atatürk, Osmanlı Padişahları arasında Yıldırım ve Beyazıt, Fatih, Yavuz, IV. Murat’ı beğenirdi. Sadrazamlar arasında da Alemdar Mustafa Paşa’ya kızardı:

– Biraz kültürü olsaydı Cumhuriyeti ilan ederdi!.. derdi.

– Büyük Reşit Paşa’nın kültürü, Alemdar Mustafa Paşa’nın kültürü birleşebilseydi, ben tarihe başka bir görevle girerdim, demişti.

Nükte Ve Fıkralarla Atatürk, Sh 321-322

—————————————————————————————

OLUR ŞEY DEĞİL

Muallimler Ankara’da bir içtima yapmışlar, içtimaa iki üç muallim hanım da iştirak ederek salonda ayrı bir yere oturmuşlardı.

Muallim hanımların içtimaa gitmelerini hoş görmeyen Meclis’in sarıklıları Gazi’ye şikayete gidiyorlar.

Gazi kızarak:

– "Kimmiş Muallimler Cemiyeti Reisi? Çağırın onu!"

Ve Mazhar Müfit birkaç dakika sonra içeri girince gürleyen bir sesle çıkışıyor:

– “Siz Muallimler içtimamda ne yapmışsınız? Ne ayıp şey bu?"

Mazhar Müfit şaşakalır. Gazi’den bu hareket mi beklenirdi? Sarıklılar muzaffer bir besaretle gülüyor. Sarıklılar neşe içinde Gazi’nin sesi hep aynı tonda devam ediyor.

– "Olur şey değil olur şey değil!"

Mazhar Müfit hala ayakta ve hala ne diyeceğini şaşırmış bir halde cevap vermeye çalışıyor:

– "Efendim vallahi…"

– "Bırak bırak ben hepsini biliyorum; içtimaa Muallime Hanımlar’ıda çağırdınız. Fakat onları niye ayrı sıralara oturttunuz? Sizin kendinize mi itimadınız yok, Türk hanımının faziletine mi ? Bir daha öyle ayrılık gayrılık görmeyeyim, anladınız mı ?

Atatürk’ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları Sh 59

—————————————————————————————
ATATÜRK’E BİR KÖYLÜNÜN CEVABI

Tarihimiz sayısız savaşlarla doludur. Biz bu savaşlardan başkaldırıp ne memleketi imar edebilmişiz, ne de kendimiz refaha kavuşmuşuzdur. Bunun sebebi, bizim suçumuzda olduğu kadar düşmanlarımızdadır da. Çünkü başta Moskoflar olmak üzere düşmanlarımız hep şöyle düşünürlerdi :

– Türklere rahat vermemeli ki, başka sahalarda ilerleyemesinler…

Bunun için de sık sık başımıza belalar çıkarırlar, savaşlar açarlar, balkan milletlerini “istiklal” diye kışkırtırlardı.

Biz böyle durmadan savaşırken de o zamanlar askere alınmayan gayri müslimler durmadan zenginleşirlerdi.

Onların neden zengin, bizim neden fakir kaldığımızı bir köylü, Atatürk’e verdiği kısa bir cevap ile gayet veciz olarak izah etmiştir.

Atatürk, Mersin’e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş:

– Bu köşk kimin?

– Kirkor’un…

– Ya şu koca bina ?

– Yargo’nun

– Ya şu ?

– Salomon’un…

Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:

– Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz? Toplananların arkalarından bir köylünün sesi duyulur:

– Biz mi nerede idik? Biz Yemen’de, Tuna Boyları’nda, Balkanlar’da, Arnavutluk Dağları’nda, Kafkaslar’da, Çanakkale’de, Sakarya’da savaşıyorduk paşam…

Atatürk bu hatırasını naklederken:

– Hayatımda cevap veremediğim yegane insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur, der dururdu.

Atatürk’ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları, Sh 18

—————————————————————————————
HAKİKİ İNSAN

Atatürk, muhtelif vesilelerle maiyetinde çalışan kimselerin samimiyet ve sadakatlarını imtihan etmesini gayet iyi bilirdi. İnsanların halet-i ruhiyesini, niyet ve emellerini teşhis ve temyiz etmekte şelaleler saçan bir zekaya malikti.

O büyük insan, bir gece Çankaya köşkündeki bir ziyafette devrin vekillerinden maruf bir zata şöyle bir sual sorar:

– Beni hakikaten sever misiniz?

Muhatabı hemen cevabı yapıştırır:

– Sevmek ne kelime Ata’m, taparım!

– Peki her dediğimi de yapar mısınız?

– Derhal

Atatürk, bu söz üzerine belinden tabancasını çıkarır ona uzatır.

– Öyleyse, al tabancamı, sık kafana…

– “Aman Atam” der, herhalde benimle şaka ediyorsunuz. Benim ölmemi istemezsiniz. Meseleyi anlayan Atatürk, yeleleri kabaran bir aslan mehabetiyle dışarıda hizmet eden askeri yanına çağırıp aynı sualleri sorup, cevabını aldıktan sonra, karşısında Toroslar’dan kopmuş bir kaya parçası gibi duran bu bağrı yanık Anadolu çocuğuna tabancasını uzatıp kafasına sıkmasını emreder. Aslan Mehmetçik, bu emri bilatereddüt yerine getirir, fakat kendisine bir şey olmaz. Çünkü, Atatürk, daha önce tabancasındaki merminin kurşununu çıkarmıştır.

İşte o zaman, Atatürk yanındakilere şöyle der:

– Beni ve vatanı seven hakiki insanı gördünüz mü?

Ruhu şad olsun.

Atatürk’ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları, Sh 1

—————————————————————————————

Kaynak: Wardom http://www.wardom.org/showthread.php?t=310912
ADAM OLMAK

Bir gün mecliste, halk partisi tüzüğü konuşulduğu zaman, hoca milletvekillerinden biri kürsüde ağır tenkitlerde bulunuyordu. Tenkitler hiç de hoşa gidecek şeyler değildi.

Hoca bir aralık:

– Bu "asri" kelimesi ne demektir? deyince, Mustafa Kemal, reislik makamında oturduğunu unutarak, yukardan hatibe doğru eğilerek:

– Adam olmak demektir, hocam adam olmak… demişti.

Doğrusu bütün inkılap programının da özeti bu idi.

F. Rıfkı Atay, Çankaya

—————————————————————————————

DÜŞMAN DA KAHRAMAN

Birgün Çanakkale’ye giden bakanlardan birine Atatürk şöyle dedi:

– Orada Mehmetçik anıtının başında şehitleri anacaksınız. Siz olmasaydınız, siz göğüslerinizi çelik kalelere karşı siper etmeseydiniz, boğaz elden gider, İstanbul elden giderdi diyeceksin.

– Evet efendim.

– Çanakkale’de yalnız bizim şehitlerimiz yok. Bu topraklar üzerinde kanlarını döken insanları da o kahraman düşman savaşçılarını da saygıyla anacaksın.

Bakanın ricası üzerine bu son söylenecekleri Atatürk’ün kendisi hazırlamıştır. Nutuk şudur:

"Bu memlekette kanlarını döken kahraman, burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yanyana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz; evlatlarınız bizim bağrımızdadır, huzur içindedirler. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evladımız olmuşlardır."

Bu nutku yabancı gazeteler haber aldıktan sonra, haftalarca, aylarca Avusturalya’dan, Yeni Zelanda’dan sevgi minnet mektupları yağmıştı.

F. Rıfkı Atay, Hatıralar

—————————————————————————————

BİR RESSAMLA KONUŞMA

Yıllar sonra bir ressam, Mustafa Kemal’e Sakarya Savaşı’nı gösteren bir tablo hediye etti. Kendisi, ön planda yağız bir savaş hayvanına binmiş olarak görünüyordu. Ressam, tebrik beklerken, birdenbire Mustafa Kemal’in "Bu tabloyu kimseye göstermeyin" demesi üzerine şaşırıp kaldı. Kimse ne söyleyeceğini bilemiyordu. Mustafa Kemal açıkladı:

– "Savaşa katılmış olan herkes bilir ki, hayvanlarımız bir deri, bir kemikten ibaretti, bizimde onlardan arta kalır yanımız yoktu. Hepimiz iskelet halindeydik. Atları da, savaşçıları da böyle güçlü kuvvetli göstermekle Sakarya’nın değerini küçültmüş oluyorsunuz dostum."

Behçet Kemal Çağlar, Atatürk Denizinden Damlalar

—————————————————————————————

DİNLERİM

Bir gün Atatürk’e kuvvetinin sırrını sordum;

– Durur dinlerim… dedi, sonra tekrar etti.

– Dinlerim ve sustu.

Noelle Roger, Olaylar Ve Atatürk, TSK Mehmetçik Vakfı Yayını

—————————————————————————————

ÖVÜLMEYİ SEVMEZDİ

Atatürk bizden biridir.

Ulusuyla bütünleşme yöneliminin en tipik göstergelerinden biri de şu kısa öyküde belirlenir:

“Cumhuriyetin onikinci yıl dönümü için bir sıra dövizler hazırlanmıştı. Bunlar içinde şöyleleri vardı: “Atatürk bizim en büyüğümüzdür”, “Atatürk bu milletin en yücesidir”, “Türk Milleti asırlardır bağrından bir Mustafa Kemal çıkardı.”

Listeyi dikkatle gözden geçirdi. Bunlar ve bunlara benzeyenleri çizdi. Hepsinin yerine şunu yazdı: “Atatürk bizden birisidir.”

Banoğlu, Age, S. 11

—————————————————————————————

İDEALİST

Erkan-ı Harbiye Mektebi’ni bitirir bitirmez, staj bahanesiyle Şam’da V. Ordu Merkezi’ne sürülmüştü.

O sırada, mensup olduğu süvari alayı, Havran’da patlak veren bir isyanı bastırmaya sevk edilirken, Mustafa Kemal, Şam’da alıkonmak istenmişti.

Bu hareket, çok ağırına gitti. Kıtasıyla beraber sevkini istemek için, alay kumandanına müracaat etti. Alay kumandanı:

– Siz bu alayda stajyersiniz! Kumanda ettiğiniz bölüğün asıl kumandanı vazifesi başına geçmiştir. Harekata o gidecektir. Zaten siz erkanıharp zabitisiniz. Böylece çetin işlere gelemezsiniz. Biz, sizi istirahat edin diye Şam’da bıraktık. Merak etmeyin, maaşınız verilecektir.

Deyince büsbütün sinirlenmiş. Fırka kumandanından da bir şey çıkmayacağını düşünerek, Ordu Kumandanı Müşür Hakkı Paşa’ya başvurmak teşebbüsünde bulunmuş, fakat onun tarafından da kabul edilmediğini görünce, arkadaşı Müfit’le beraber, atlarına binerek, habersizce, Havran’a gitmişler, harekata iştirak ederek yararlıklar göstermişler.

Şam’a dönüşlerinde, karşılaştığı muameleyi bir türlü af ve hazmedemeyen Mustafa Kemal, bir gün çarşıda dolaşırken, tesadüfen girdiği bir dükkanda, tanıştığı -bu dükkan sahibi- tüccardan, -bilahare çorum mebusu olan- doktor Mustafa Cantekin ile ahbaplığı ilerletince, doktorun kendisine:

– İhtilal yapmak lazım!.. Bu idareden başka türlü kurtulunmaz. Ben Tıbbiye’nin son sınıfındayken bu emeli takip ettiğim için hapse tıkıldım, sonra, işte böyle sürüldüm. Benim kafamda birçok arkadaşlar var. Behemehal ihtilal yapmak lazım. Bu yolda ölmekten bile çekinmem!.. Deyince, Mustafa Kemal’in verdiği cevap:

– Hayır, mesele ölmekle bitmez!… Asıl, ölmeden evvel, idealimizi yaratmak, tahakkuk ettirmek ve yerleştirmek şarttır!..

Olmuştu. Bu 1905 senesinde oluyordu. Ve o gece, orada, Mustafa Kemal, üç kafadar arkadaşıyla İnkılâp yolundaki ilk adımını atarak, (vatan ve hürriyet) cemiyetini kurmuştu.

Banoğlu, Age, S: 72-73

—————————————————————————————

JAPON VELİAHDINA VERİLEN DERS

Japon Veliahdı gelmişti. Büyük ve mükellef bir ziyafet sofrasındaydılar. Atatürk bir aralık Japon tarihinden söz açtı ve bir meydan muharebesini anlattı.

Japon Veliahdı hayret etmişti.

Atatürk tarihten mitolojiye geçti ve yine Japon mitolojisinden konuştu.

Veliahdın ağzı açık kalmıştı.

Söz edebiyata intikal etti. Gazi:

– Japon şiirinin dünya edebiyatında çok büyük yeri vardır… Diyerek meşhur Japon şairlerinden mısralar okudu.

Veliaht:

Bunları nereden biliyorsunuz? diye soramadı. Fakat Atatürk’ün bilgi ve hafızasına hayran kalmış, onun esiri olmuştu.

Atatürk hep böyleydi. Herkesi kendine esir ederdi. Her şeyi planlıydı. O, bütün bunları, veliaht gelmeden on gün önce tercümeler yaptırarak öğrenmiş, Japon Veliahdı’na bu dersi vermeyi ve kendine hayran bırakmayı kurmuştu. Niyazi 116-117

—————————————————————————————

SİZ NAPOLYONA BENZİYORSUNUZ.

Mustafa kemal, bu benzetmeyi reddetti ve:

– “Napolyon, arkasına bir sürü, muhtelif milliyetteki insanları toplayacak macera aramaya çıktı. Ve bunun içindir ki yarı yolda kaldı. Ben bir anadan, bir babadan gelen kardeşlerimle kendi vatanımı kurtarmak davası yolundayım. Ve bu muhakkak ki muvaffak olacağım!” Cevabını verdi.

Mustafa Kemal’in giriştiği mücadeleyi hayret ve takdirle karşılayan Towsend, kendisine karşısındaki düşmanın kudretini hatırlatmak isteyerek:

– “Siz mücadeleye mecbur olduğunuz düşmanın ne kadar kuvvetli olduğunu hesaba katmıyorsunuz. Bu düşmanın size her vasıta ile, oturduğunuz odadaki eşya, yemeğiniz ve her şeyinizle bir fenalık yapabilmesi ihtimali bile vardır,” dedi.

Mustafa Kemal gayet sakin bir eda ile:

– “Evet, karşımdaki düşmanın çok kuvvetli olduğunu biliyorum. Fakat insaniyeti müdafaa eden kimseler ölümle tehdit edilmelerine rağmen ölmezler ve ebediyen yaşarlar!” Cevabını verdi.

Sabaha karşı müzakere bittiği vakit büyük bir hayranlıkla Mustafa Kemal’den ayrılan Towsend, refakatindeki memur Türk subayına:

– “Ben şimdiye kadar 15 hükümdar ve cumhurbaşkanı ile özel ve resmi konuşmalar yaptım. Bu geceki kadar ezildiğimi hatırlamıyorum. Mustafa Kemal’de büyük bir ruh kudretinin esrarı var, ” dedi.

Banoğlu, Age, S:126

—————————————————————————————

ATATÜRK’E “PAŞA” DİYEN KAYMAKAM NASIL AZARLANDI.

Atatürk bir gece sabaha karşı ani bir kararla ve habersiz olarak Alanya’ya çıkmıştı. Sabahın ilk saatleri… Beş kişilik bu gurup, sıcak bir şey içecek, tıraş olacak bir yer arıyorlar. Bu sırada bir jandarma eri, kendilerini tanıyıp kaymakamı durumdan haberdar ediyor. Kaymakam ayağına pantolonu, sırtına redingotu, başına melon şapkayı geçirip koşuyor. Fakat yüzü bir hayli tıraşlıdır. Heyecan ve şaşkınlığı kaymakamın her halinden bellidir.

Şimdi fıkranın özünü sayın Ali Kılıç’tan dinleyelim:

– “Kaymakamın gayet sade ve samimi hali, heyecan ifade eden görünüşü Atatürk’ün pek hoşuna gidiyordu. Atatürk çok keyifli ve neşeliydi. Ara sıra kaymakamla şakalaşıyordu. Bir aralık kaymakam bir şey anlatmaya başladı.

– “Paşa hazretleri!…” Diye hitap ederken, Atatürk:

– “Kaymakam Bey, Büyük Millet Meclisi’nin paşalık, beylik, efendilik gibi unvanları bir kanunla kaldırmış olduğunu biliyor musun?

Sonra bizi göstererek ilave etti:

Bu arkadaşlar milletvekilidir. İçişleri bakanından soruda bulunurlarsa ne yapacaksın? Deyince, kaymakam bu şakayı da ciddiye almış ve:

– “Şu halde size ne diye hitap edeyim?” diye sormuştu.

Kaymakamın bu hali Atatürk’ün çok hoşuna gitmiş, çok gülmüşlerdi.

Banoğlu, Age, S:478

—————————————————————————————

ATATÜRK VE KİN

Atatürk’ün asla kini yoktur. Bir kimseye ne kadar kızarsa kızsın, bir süre sonra affeder, onları unutur, bir daha tekrar edilmesini ile arzu etmezdi. Bu yüzden civarındakilerden birçokları zaman zaman gözden düşer, sonra yeniden affedilir, yeniden eski mevkiini alırdı. Fakat, asla göz yummadığı şey, bir kimsenin ekmeğiyle oynanmasıydı.

Yeni harflerin en büyük taassupla takip edildiği bir devirde bir seyahati esnasında bir hükümet bürosuna girdi. Açtığı bir defterde ir deste eski harflerle yazılmış notlar ve kağıtlar buldu. Defterin sahibi yaşlı bir memurdu.

Atatürk, hayatında ender rastlanan bir hiddetle memurdan başladı. Amirde bitirdi, hepsini kovdu. Dışarı çıkarken de:

Bunlar mikroptur, efendim! Milli bünyenin iyiliği namına temizlemeli!.. Diye bağırdı.

Akşam oldu. Vilayet konağında bir ziyafet vardı. Bir aralık söz yine yeni harflere geldi. Atatürk, valiye sordu:

– “Bugünkü yobazlara ne yaptın?”

Vali:

– “Görevlerine son verdim, paşam. Esasen ücretli hizmetlilerdi”.

Atatürk durakladı. Sonra usulca:

– “O olmadı işte!…” dedi. “Bu adam kabahatli, muhakkak!.. Fakat, çoluğu çocuğunun suçu ne?… Onları aç bırakmaya hakkımız yok. Onu görevine usulca iade et!.. Biz adamları cezalandırmayız, ama ekmekle oynamak doğru değildir!…”
Banoğlu, Age, S: 354

Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s